Altın Sarısı Biblo ” DUBROVNİK “


Yugoslavya parçalandığında Hırvatlara batılılar tarafından hediye edilen Dubrovnik bir çeyiz sandığı gibi hem kapalı hem de gizemli bir şehirdir. Adriyatik denizinin maviliği ve Balkanların yeşili ile bezenmiş Dubrovnik’e rotamızı düşürüyoruz.
Balkanların zor coğrafyasından sonra ulaştığımız Adriyatik denizinin kenarında tarih, doğa ve mimari harikası Dubrovnik büyülü bir deniz kızı gibi karşımıza çıkıyor.
Adriyatik denizinin birbirinden güzel dalmaçyalı adalarının güneşle dansının büyüsünden tepeden ayaklarımızın altına serilmiş Dubrovniki görünce uyanıyoruz.
Surlar ile çevrelenmiş eski şehre( Old Town) dar ve virajlı yollardan iniyoruz. Kırk- elli bin civarı nüfusa sahip şehir, dağın eteklerine kurulmuş canlı kartpostal gibi bizi selamlıyor.
Tarihi, kültürü ve mimari yapısı ile balkanlardan farklı kendine özgü özellik gösteriyor. Sanki İtalya’dan getirilmiş ve balkanlara sonradan monte edilmiş bir taştan puzzle parçasını andırıyor.


Tepelerde yeni yerleşim yerleri kurulurken eski şehir düzlükte surlar içerinde kapalı çeyiz sandığına benziyor.
Dubrovnik Osmanlı’daki adıyla Ragusa, Ortaçağdan kalma bir şehir. Bir süre kendisi bağımsız bir devlet olarak yaşamış. Osmanlının balkanlarda hüküm sürdüğü yıllarda Osmanlıya vergi vererek özerk bir yönetim ile yönetilmiş. Bu sebeple şehirde Osmanlı izlerini görmek mümkün değil.
Hırvatistan ‘ın 1991′de Yugoslavya’dan ayrılışı sırasında çıkan iç savaşta, Sırp saldırıları nedeniyle şehirdeki tarihi eserler önemli ölçüde zarar görmüş.UNESCO’nun başlattığı restorasyon çalışmaları ile de 2005 yılı itibariyle şehir eski görünümünü büyük ölçüde kazandırılmış.
Surlarla çevrili eski yerleşkenin dünyaya açılan iki kapısı bulunuyor. Karadan giriş kapısı balkanlara, balkanların zenginliğine açılırken diğer kapı limana açılıyor. Bu iki kapı bu şehrin bir liman şehri olduğunun en büyük göstergesi olarak görülebilir.
Kara’ya açılan Stari Grad’a Pile kapısından içeri girdiğimizde bizi ilk karşılayan Onofrio Meydanı oluyor. Meydan ismini suları halen akan ve içilebilen çeşmeden alıyor. Çeşme mimar, Napolili Onofrio della Cava tarafından 1438 yılında yapılmış. Şehrin su ihtiyacını karşılamak için 12 km uzakta bulunan Sumet adlı kaynaktan buraya su kemerleri ve kanallarla getirilmiş.
Çeşme hem şehrin su ihtiyacını karşılamış hem de vebaya karşı şehre dışarıdan gelen yapancıların vereme karşı dezenfekte etmek için kullanılmış.
Tarihi çeşmeden her gelen yabancı gibi bizlerde sularımızı içiyoruz. Çeşmenin hemen karşısında dünyanın en büyük eczacılık müzesi bulunuyor. Giriş ücreti çok yüksek meraklıları dışında pek az insan geziyor.
Meydan’da yol sol ve sağ olmak üzere ikiye ayrılıyor. Sağdaki yol dar bir sokaktan oluşuyor. Sağdaki yol ise gayet geniş. Yolun sonu liman kapısına açılıyor.


Biz terciğimizi sağ yoldan yana kullandık. Dar ve yüksek taş evlerin gölgelerinden ilerledik. Evlerin alt katları turistlere yönelik eşyalar satan dükkanlar, kafeler ve lokantalardan oluşuyor.
Yolumuzun üzerinde bir kilise Müslümanlara ait bir kültür merkezi ve mescit bulunuyor.
Yolun sonunda Gunduliceva Meydanı bulunuyor. Meydanda şair Ivan Gundulic’in heykeli var. Heykelinin kaidesinde 18 yaşında Yedikule zindanlarında idam edilen Genç Osman’ın anlatıldığı mısralar bulunuyor.
Heykelin bulunduğu alanda sabahları taze meyve sebzelerin de satıldığı küçücük bir pazar kuruluyor. Pazar öğleye doğru kaldırılıyor. Bu meydanın kenarında surlar içerisindeki tek otel bulunuyor. Diğer oteller şehrin dışında bulunuyor. Otel Türk otel zincirlerinden birisi tarafından işletiliyor.
Yolun devamında sağımızda Meryem ana Kilisesi, Karşımızda şehrin yöneticilerinin bulunduğu Rector Sarayı, duruyor.
Yol bizi Lusa Meydanı’na getiriyor. Burası liman kapısının önündeki meydan. Burada Orlando Heykeli, Çan Kulesi, Sponza Sarayı, Aziz Vlaho Kilisesi bu meydanda bulunuyor. Bu meydanın etrafında kafeler ve lokantalar hizmet veriyor.
Lusa Meydan’ı liman kenti olan Dubrovnik’in yıllarca ticaret merkezliğini yapmış. Şehrin en geniş meydanı olarak biliniyor.
Meydan’da bulunan Aziz Vlaho kilisesinin en tepesinde Aziz Vlaho’nun altın taçlı heykeli var. Aziz Vlaho diğer azizlerden farklı olarak yeryüzünde Allahın yansıması olarak kabul edilmiş. Bu sebeple şehrin her yerinde bu heykellerden görebiliyoruz. Heykellerin kendilerini koruduğuna inanıyorlar.
Surlardan limana açılan kapıdan çıkıyoruz. Liman korunaklı bir koy gibi yapılmış. Liman’da bulunan teknelere ve dalgalar eşliğinde lokantalardan yemek yenilebiliyor. Bu limandan yılarca Balkanların zenginlikleri İtalya başta olmak üzere diğer dünyaya deniz yolu ile ulaştırılmış. En acısı ise bu zengin şehirliler bu limanda insan ticareti de yapmışlar.
Dubrovnik’te sahil çok bulunmuyor. Tatilciler denize teknelerle Dubrovnik’in hemen karşısında Lokrum Adası giderek yüzebiliyor.

Şehrin denize bakan düz kısmında zenginler yaşarken dağa dayalı yokuş kısmında daha az zenginler yaşarmış. Şehrin meydanlarından sonra yokuş sokaklarda taş evlerin taş basamaklarında bir süre kayboluyoruz.
Yorgun günün sonunda güneş başını eğdiğinde yorgunluğumuzu bando sesleri bölüyor. Yöresel giyimli Hırvat gençleri nöbet değişimi için giriş kapısına doğru uygun adımlar ile gidiyor.
Dubrovnik’i en güzel şekilde görmek isteyenler ya surların üzerinde yürüyor, ya Teleferik ile şehrin en tepesine çıkarak manzarayı en tepeden izliyor yada şehrin üzerinde bulunan yol kenarından deklanşörüne basıyor.
Akşam ettiğimiz şehirden bir başka sabahlara yöneliyoruz. Şehrin tepesindeki yoldan son bir defa daha bakıyoruz Dubrovnik’e. Güneş vecd ile eğilmiş denizin üzerine, Dubrovnik’in üzerine vuran son güneş ışıkları taştan kenti altın sarısı biblolara dönüştürüyor. Ve geride kalıyor, Adriyatik denizinde gün ve altın sarısı Dubrovnik.

HASAN MAHİR

Tags: , ,

Leave a Reply