Satılmış Madalya

istiklalmadalyasiGüneşe iyice eğilmiş kalenin surlarına vurdukça altın sarısı bir hal alıyordu.  Ara sokaklarda evlerin önlerinde ellerindeki işlerini yaparken, sohbet eden kadınlarda sohbetlerini yavaş yavaş bırakıp akşam yemeği için hazırlıklara başlamışlardı.
Hasan çavuş işleri iyi gitmediği için eve erken dönmüştü. Hayat olarak adlandırdıkları, evin avlusunda, eski bir şiltenin üzerine oturmuş, sırtını evin duvarına dayanış, günün yorgunluğunu atıyordu. Evin hanımı akşam yemeğini hazırlamak üzereydi. Avluda çocuklar babalarının gelişini kutluyor, boyunlarına atılıyorlardı. Hasan çavuş çocuklarla arada şakalaşıyor ama günün yorgunluğundan ve sıkıntısından kurtulmak için yemeğe kadar dinlenmek istiyordu.
Çocuklar yanından az kenara çekilip avluda oynamaya dalınca, o da eski günlere dalıyor. Kendinden geçiyordu.
Sokaktan geçen satıcılar ellerindeki malların kalanını da satabilmek için son bir umutla bağırıyorlardı.
Avluda oturmasına rağmen Hasan çavuş zaman zaman kendi içinde yolculuğa çıkıyor, zaman zaman sokaktaki ayak seslerine kulak kabartıyordu.
Savaştan edindiği bir deneyim vardı. Sokaktan gecen insanların ayak sesinden, o insanının boyu, ağırlığı, o an ki psikolojik durumu hakkında fikir yürütebiliyordu.
Kendi içindeki derinliğe dalacaktı ki sokağa farklı birilerinin girdiğini anladı. Gelen kişinin adımları, yere basışı, ayağındaki ayakkabının tok ses çıkartışından gelenin bir asker olduğunu tahmin ediyordu.
Ayak sesleri her dakika kendi avlusunun kapısına doğru yaklaşıyordu. Kapıya yakın bir yerde durdu. Orada oturan ihtiyar bir kadına  sordu.
- Teyze Hasan çavuşu tanıyor musun?
- Kim tanımaz oğlum onu
- Evi nerdedir?
- Hayırdır oğlum
- Hayırdır ana hayır.
- Tam arkanda ki kapıyı çal
- Sağ ol ana
- Sende sağ ol oğlum.
Hasan çavuş kapına gelenin asker olduğunu tahmin etmişti. Ama kendini aramalarına bir anlam veremiyordu. Oturduğu şilteden kalktı. Kapıya doğru yöneldi. Ayak sesleri gele gele avlunun cümle kapısı önünde durdu. Arkasından kapıya vurdu. Kapı tokmağından çıkan tok ses, hasan çavuşun kalbinde farklı çağrışımlar yaptırdı. Kapıyı açmak için yürüyor, kapıya her adım yaklaştığın da içinde endişeler kat kat büyüyordu. “ yinemi savaş yoksa” diye içinde geçirdi. Ellerini cümle kapısının sürgüsüne götürürken elleri titriyordu. “Bu vatan bir savaş daha kaldırmaz” diye mırıldandı. Kapıyı açtığında yeşil elbiseler içerisinde boylu poslu bir asker duruyordu. Selam verdi.
- Hasan çavuşu arıyorum
- Hayırdır oğlum. Hasan çavuş  benim
- Efendim size bir mektubum var. İnşallah hayırdır.
- Yeni bir savaş mı çıktı yoksa
- Yok efendim sizin için güzel bir haber. Benim daha uğrayacağım yerler var.
- Buyurun akşam yemeğini beraber yiyeyim.
- Sağ ol Hasan çavuş, gitmeliyim.
Gelen asker kısa bir vedadan sonra elinde ki evraklarla uzaklaştı. Hasan çavuş bir eli cümle kapısında dayalı bir elinde mektup kala kaldı. Kısa bir an öyle donup kalmıştı sanki. Hanımının “ kimdi gelen” demesi ile irkildi.
 Elinde mektup şiltesine doğru ilerliyordu. Şiltesine kuruldu. Hanımı ocaktaki yemeğin telaşı ile avlunun bir kenarına iliştirilmiş mutfağa yöneldi. Hasan çavuş uzun uzun mektuba baktı. Açmaya korkuyordu. Savaşlarda ki cesaretine herkes hayrandı, kendide cesur olması ile övünür, cesaretini her seferinde gösterirdi.. Ama bu kez bütün cesaretini kaybetmişti sanki. Elinde duran mektubu açmaya korkuyordu.
 Sonunda bütün cesaretini topladı kağıdı aldı. Hassas bir şekilde açtı. Kağıt ikiye katlanmıştı. Yazılar iç tarafa gelmişti. Korkarak kağıdın katlarını açtı.
 Az gören gözü yaşarmıştı. Gözü yaşarınca görme özelliğini tamamen yitirirdi. Gözünü sildi. Ama nafile o görmüyordu. Diğer gözünü iyice yaklaştırdı. Mektup vilayetten geliyordu.
Önce hafiften okumak istedi. Ancak okuduklarının sonunu getirmek için hızlandı. Mektubun sonuna geldiğinde. Okuduklarının hızlı okumaktan yanlış anlamış olacağını düşünerek biraz daha yavaş okudu. Yine inanamadı. Biraz daha yavaş okudu. Yazılanlar anladığı gibiydi. Artık iyice emin olmuştu.
 Devlet kendisine savaşlarda gösterdiği başarıdan dolayı. Bir madalya göndermişti. Yarın vilayetin önünde kuşluk vakti bulunması isteniyordu..
  Hasan çavuş bu mektuba bir türlü inanamıyordu. Demek devlet dedikleri şey buydu. En sonunda kendisini unutmamış, bir madalya göndermişti.
 Hasan Çavuşun hanımı Ayşe kadın sofrayı kurmaya başlayınca, avluda koşturan çocuklar babalarının yanına gelerek onun yemeğe bir an önce gelmesini istediler. Ayşe kadın eşinin içerisindeki depremi sofrada yemek yerken fark edebildi.
- Neyin bey hasan çavuş. Kötü bir haber mi yoksa
- Yok hanım yok. hayırlı bir haber
- Meraklandırmada söyle
- Devletimiz bizi unutmamış. Madalya göndermiş.yarın gidip almamızı istiyorlar.
- Hayırlısı. Ama dedim sana bizim devletimiz, şehidini, gazisini, kahramanını kolay kolay unutmaz.
- Haklısın
- Bu vatana, bin canım olsa benini de veririm. Yeter ki vefa olsun.
Hasan çavuş için uzun bir gece başladı. Ayın kanatları altında ısız çöllere düştü. On sekizine yeni girmişti ki birinci dünya savaşı başlamış. Kendisini askere almışlar, Süveyş kanalı cephesine savaşmak için gitmişi. Sekiz yıl orada savaşmış, en son dudağının altından bir kurşun yemiş konuşmasını ve görme özelliğini kaybetmişti.
 Osmanlı’nın birinci dünya savaşındaki müttefiki Almanya cepheye bir alman doktor göndermişti. Alman doktor Hasan Çavuşu dudağını ameliyat etmiş. Ameliyattan sonra alman aksanı ile “nasılsın” diye sorduğunda “iyiyim” diye bilmişti. Doktor o gün konuşma problemini çözmüştü. Ancak Hasan Çavuş konuşmayı başarmasına rağmen gözleri görmüyormuş. Alman doktor gözlerini de tedavi ederim ama bir tanesi gözlerin yaşardığında görmez demiş.
 Hasan Çavuş hiç görmemektense bir gözle tam görmeyi diğeri ise ağlamadıkça problem çıkarmayacağını düşünerek narkozsuz ameliyat olmuştu. O günden sonra bir gözü görmesine rağmen bir gözü yaşardığında görme özelliğini kaybediyordu.
 Hasan Çavuş yatağın içinde anılar aklına geldikçe uyuyamıyor, saha sola dönüyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti. O hala anıların içerisinde düşmanla savaşıyor, yaralanıyor, arkadaşları şehit düşüyor, Allah Allah sesleri göğü kaplıyor, vuruyor vuruluyordu.
 Tam dalacağı bir anda kurtuluş savaşı aklına geliyor. Ülke işgal edilmiş her yanda  düşman askerleri var. Ankara’da hükümet kurulmuş, düşmanla savaşmak için ordu kuruluyor. Vatan evlatları Birinci dünya savaşında vurulmuş, ölmüş, sakat kalmış. Herkes yorgun bir asker.
 Hasan Çavuş’u da yine böyle bir gün kurtuluş savaşına gitmesi için çağırmışlar. Ancak Hasan Çavuş’un Süveyş cephesinde eline verilmiş bir pusulası vardır. kendisinin gazi olduğu, savaş malulü olduğu için savaşamayacağını gösteren bir belgedir. Bu belgeyi karakol komutanına gösterdiğinde. Komutan Hasan Çavuşa bir bakar “senden iyi askeri nereden bulacağım” der belgeyi yırtar.
 Hasan Çavuş iki yılda Kurtuluş savaşında katılır. Gaziantep’ten İzmir’e kadar yürüyerek gider. Ankara’dan sonra ki yürüyüş arık savaşarak olmuştur.
 Hasan Çavuş’un yorgun ve bir o kadarda yaşlı bedeni uykuya dayanamaz. Uykuya dalmasından birkaç sonra sabah ezanlarının semada inlemesi ile uyanır. Kalkar her gün ki gibi abdestini alır. Sabah namazı kılar. Arkasından  Kur’an okur.
 Artık gün ağarmış, Kalenin heybetli yüzüne güneşle beraber aydınlık bir çehre düşmüştü.
 Heyecanından kahvaltı yapmamıştı. Zaten kahvaltıda da öyle ahım şahım şeyler yoktu. Kırık bir aynanın karşısına geçmiş. Saçlarını taramış, en yeni kabul ettiği elbiselerini giymişti. Ayağında doğru dürüst ayakkabı yoktu.
 Kalbi askere ilk gittiği gün gibi atıyordu. Vatan diyordu, ne güzel vatan, bayrak ne güzel bayrak. Özgürlük ne güzeldi. Birde yoksulluk olmasa ne güzel olurdu bu cennet vatan.
 Eşi ile vedalaşıp Avlu kapısına yöneldi. Kapının arkasında duran bastonunu aldı. Yorulduğunda dayanacağı tek dostu o kalmıştı. Gaziantep kale altında iki odalı taş evinden çıkıp ara sokaklarda yürümeye başladı.
 Bu sabah pek neşeli idi, komşuları, onu tanıyanlar onun bu kadar neşelendiğini ilk kez görüyorlardı.
 Evlerin aralarından geçiyor her yanda yokluk sefalet, diz boyu idi. Yorgun ve yoksul bir millet vardı. Hepsi savaş mağduru, hepsi savaş yoksulu idi. Kimi dul kalmış kimi yetim. Her yanda kıtlık vardı.
 Halkın arasında savaş zenginleri de yok değildi. Onlar devlete para vermişler, at vermişler, mal vermişler, yeri gelmiş rüşvet vermişler, dağa kaçmışlar, asker olarak savaşa gitmemişlerdi.
 Savaşa gitmeyen bu insanlar askerde ölen insanların mallarını, arazilerini ellerinden almış, onları yok pahasına çalıştırmıştır. Halk yoksulaşırken onlar zenginleştirmiştir. Savaştan sonrada bu zenginler, devletin karşısına itibar sahibi kişiler olarak çıkmışlardır.
 Beyninde ki bu çelişkili zinciri uzayıp gidiyor. O bastonuna daha fazla dayanıyor. Bir an önce Madalyasını almak istiyordu.
 O madalya vatana hizmeti karşılığı verilmiş, bir vefa nişanesi olacaktı. Maddi değeri yoktu ama manevi değeri paha biçilmezdi.
 Vilayet meydanına geldiğinde askerde beraber savaştığı gazi arkadaşlarını da orada gördü. Toplam atmış sekiz kişiydiler. Devlet onlara özel olarak 68 madalya göndermişti. Herkes birbirinin hatırını soruyor. Devletin kendirlini unutmamasını büyük yücelik olarak görüyordu.
 Kısa bir bekleşme olmuş, orada eski savaş anıları ayak üstü tazelenmişti. Madalyaları dağıtacak görevli  Hüseyin efendi gelen gazileri topladı. Onlara kısa bir konuşma yaptı.
 “Değerli gaziler, sizler vatan için göğüslerini düşmana siper etmiş kahramanlarımızsınız. Sizlere olan vefa borcumuz ödenemez.”
Hüseyin efendinin  duygulu konuşması gazileri daha da duygulandırmıştı. Hasan çavuşun gözünden bir damla yaş süzülmüştü. Gözü yaşaran Hasan Çavuş arızalı gözü görmemeye başlamıştı.
Gözlerini silmeye çalışsa da gözlerindeki yaşalar devam ettiği için görmekte zorluk çekmeye devam ediyordu.
Hüseyin efendi sonunda lafı bağladı.“ Değerli gaziler şimdi sizlere devletimizin gönderdiği madalyalar vereceğiz ama.”  Biraz durakladı. “ Madalyalar karşılığı herkes beş mecidiye ödeyecek”
Bütün gazilerin sevinç gözyaşları bir anda hüzne dönüştü. Baharda yeni açmış tomurcuk çiçeğin üzerine birkaç saniyede düşen dolu taneleri nasıl bütün çiçeklerin heba olmasını sağlamışsa, Hüseyin efendinin amadan sonraki sözleri de gazilerin donup kalmasına sebep olmuştu.
Doğru dürüst hiç kimsede beş mecidiye yoktu. Aslında çok para değildi ama onlar için çok paraydı. Savaş yorgunu bu askerler ne yapacaklarını şaşırdılar. Bazıları devlet verdiği madalya karşısında neden para sitesin dese de Hüseyin efendi oralı bile olmadı. “beş mecidiyeyi getiren madalyasını alır” diyerek vilayet binasının içine girdi.
Biraz önce bayramlık çocuklar gibi sevinen gaziler neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Bunun arkasında bir şey olmasın diye söylenseler de, hepsinin vilayet binasının önünden ayrılırken ki sözü “ Vatan sağ olsun” oldu
Birkaç gün geçmişti ki Hasan Çavuş vilayetin çıkan sokakta ilerlerken, karşıdan bir atlı geldiğini gördü. Onu tanırdı. O savaşa katılmamış, yetimin, öksüzün, dulun malına el koyarak zengin olmuş Hüssam ağaydı.. Onu sevmezdi. Hüssam ağa Hasan çavuşun kendisini sevmediğini biliyordu. At ile hasan çavuşun yanından geçerken, biraz daha heybetli durmaya çalıştı. Hüssam ağanın göğsünde güneşin etkisi ile parlayan bir cisim olduğunu gördü ama ne olduğunu anlamamıştı.
Hüssam alaycı bir ifade ile” ne haber Hasan Onbaşı, sana madalya vermediler mi”. Diye laf atmayı ihmal etmedi. Hasan onbaşı oralı bile olmadı. Bastonuna biraz daha ağırlı vererek vilayete doğru ilerlemeye başladı.
Vilayete doğru yürürken içinde küçükte olsa bir ümit vardı. Belki madalyalar için para almaktan vazgeçerler diyordu. Bu umut bile göğsünde heyecana sebep oluyor. Bastonuna daha da yükleniyordu.
Vilayet meydanına vardıklarında, birkaç gazi arkadaşının da vilayetin yanındaki taş basamağa oturmuş olduklarını gördü. Vilayetin kapısının önünde iyi koşumlu atlar vardı. Hasan Çavuş arkadaşlarının yanına yaklaştı.
- Selamun aleyküm gaziler
- Aleyküm selam Hasan Çavuş gel otur.
- Yok oturmayayım. Madalyalar ne alemde onu soracaktım.
- Sorma Hasan çavuş sorma
- Ne oldu?
- Ne olacak birkaç kişi dışında hiçbir gazi para bulamadığı için madalya almadı.
- Ne olacakmış gerimi gönderecekler madalyaları.
- Yok Hasan Çavuş yok. Madalyaları çoktan sattılar.
- Anlamadım ne satması.
- Uyan Hasan Çavuş uyan.Biz boşuna savaşmışız. Bizim madalyaları parayı veren zenginler sattılar.
Hasan Çavuş Madalyalarının satıldığını öğrenince kör kurşun yemiş gibi sersemledi. Hüssam ağanın göğsündeki parlayan şeyin madalya olduğunu şimdi anlıyordu. Gözünden yaş geldi. Bozuk gözü görmüyordu. Diğer gözü de bulanık görmeye başladı.
 Vücudundaki ağırlık iyice bastonuna yüklenmişti. Artık etrafında ki her şey puslu görünüyordu. Dudaklarından “Satılmış madalya haa…” diye bir söz dökülüverdi.
 Vilayete doğru yarım dönerek “satılmış…” diye bildi. Baston üzerine yüklenen ağırlığa dayanmamıştı.

Tags: , ,

Leave a Reply