Kar düşleri ile sevdi bir güzel kızı Süleyman. Beyaz bir hayal koydu aşkının adını. Palendöken kadar yüce duygularına yenildi aşkın bir Erzurum akşamında.
Erzurum Atatürk üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünü kazandığında idealist bir gençti. Büyük bir edebiyatçı olacaktı. Şiirler yazacaktı Yunusuca sevgiyi anlatan, Karaca oğlan gibi her güzelin gözlerinde bir şair kalacaktı. Erzurumlu Emrah’ın neden Niksar’a gidip de oradan dönmediğini araştıracaktı. Şiirleri yarım kalmış üniversite gençlerinin mısralarına bir dize olacaktı. Ülkenin yarınında büyük adamdı işte. Üniversitede öğretim görevlisi bile olmaması için hiç bir sebep yoktu. Hiç bir şey olmazsa Anadolu’nun ücra kasabasında bir edebiyat öğretmeni olabilirdi. Ülkenin çocuklarına sevgiyi anlatan. Onun bu düşleri Erzurum’un Cumhuriyet caddesi sonundaki Havuzbaşı’nda kimsesiz bir çocuk gibi orta yerde kalakaldı. Leyla’nın gözlerinde bir çöl delisi olan Mecnunun kaderini yaşayacağını nereden bilebilirdi. Nereden bilebilirdi aşkın onu Erzurum sokaklarında Mecnun edeceğini.
Okula başladığının ikici yılında kendi okulundan bir kıza tutuldu bir ikindinin palandökenin böğrüne dayandığı günün sonunda. Sıradan bir kızdı işte öyle. Nedendir bilinmez kanatları göğün yukarılarında çırpınıyordu. Süleyman aşkını ilan etmesine rağmen duymadı bile kız onun Karadeniz gibi çırpınan duygularını. Aldırmadı sözlerin güzelliğine, şiirlerin aşk mısralı dizelerini. Bakmadı, koklamadı bile eline tutuşturulan gülün saflığına. Bir kaç dakika dinleme zahmetine bile katlanmadı aşkın kalp atışlarını, boynu bükük serzenişlerini. Kıraçtı kızın kalp yamaçları. Bir aşk tohumu ekilecek kadar saf toprağı yoktu.
Süleyman içindeki dalgaların hırçınlığını dindiremedi. Çaresizdi mecnun gibi, suya hasret çöl gibi, feryadı duyulmamış bir bülbül gibi. Aşk kızın güzelliğinde değildi; onun kalbinin rıhtımlarında serseri serseri dolaşan bir akşam yıldızı idi. Kızın gözlerinde denizi arardı, oysa onun gözleri bir uçurumdu trafiğe kapalı. Bir Maltepe sigarasının efkarına sığındı, yenildi aşkın gözlerine. Son bir hamle daha dedi kendi kendine.
O sabah okula erken geldi ne olursa olsun onunla iki kelime konuşacaktı. Son hamle ya şah ya mat. Kız sınıfa ondan sonra girdi. Onun gözlerine takıldı gözleri, ne derin bir uçurumdu bir girdimi çıkılması imkansızdı. Öğretmen Mecnun Leyla’ya olan aşkından bahsediyordu. Fuzuli’nin su kasidesinden aşkın yüceliğine Leyla’nın yenilgisini, taşlaşan kalplerin eridiğine değiniyordu. Çok konuştu çok şey anlattı aşka dair.
Oysa kızın güzlerinde idi aşk, oysa Leyla karşısında duruyordu ince zarif. Mecnun çoktan düşmüştü Erzurum’un kar düşlü beyaz çölüne. Zil çaldığında kapıya yöneldi herkes aşka çağıran her ses. Takıldı kızın peşine son hamlenin zamanı gelmişti. ya şah ya mat.
-Bir dakika konuşa bilimiyiz?
-Sizinle konuşacak bir şeyim yok.
-Dinleyin yeter
-Lütfen peşimi bırakır mısınız?
-Bir dakika. Ne kaybedersiniz?
Kız adımlarını hızlandırdı, koridorun öğretim görevlilerinin olduğu bölüme doğru koşmaya başladı. Yalvarıyordu Süleyman
-Bir dakika…Dinle..Ne kaybedersin…
Okulun binası Erzurum’un eski hapishanelerinden okula çevrilmişti. Kız kaçıyordu mahkum oluyordu Süleyman aşkına tutukluluk halinden. Kız bir öğretim görevlisini odasına daldı acele ile.
-Hocam kurtarın beni, bana saldırıyorlar.
Hoca fırladı yerinden aşk namludan çıkmış kurşun gibi geliyordu kızın üzerine. Kapıyı arkadan kilitlediler. Yumrukluyordu son hamlenin mat olduğunun bilincinde olmadan kapıyı Süleyman. Etraftakiler Süleyman’ı kollarında tutup sakinleştirdiler.
Oyun bitmişti, mat olmuştu Süleyman’ın aşkı. Başını öne eğdi emanet paltosunun cebinden bir Maltepe sigarası çıkarıp yaktı. Duman duman oldu hayalleri.
O günden sonra okula gidemedi. Kim bilirdi içindeki aşkın isyanını, sevdiği kıza bile bir dakika anlatamamıştı. Okulu bırakıp İstanbul’da ki ailesini yanına döndü.
Yunusun “Gel gör beni aşk neyledi”mısralarını açıklamanın bütün anlamsızlığını biliyordu. Aşk yaşamaktı yüreğinde, içinin derinliğinde. Bütün dünyanın kapıları kapandı kendisine bir psikoloğun sandalyesinde buldu kendisini. Zavallı doktor anlamıyordu Onu. Bir yığın teşhis koydu, bir yığın tedavi. Oysa aşkı anlasaydı doktur onu anlayacaktı. Anlayacaktı ama sorununu çözemeyecekti. Çünkü aşk çözülmesi zor bir sevda hastalığı idi.
İstanbul’da Üsküdar da rastladım Yıllar sonra sarışın çocuk Süleyman’a. Anadolu’ya gitmek için Haremden bir bilet aldığım günün ikindisinde. Vakit geçirmek için Üsküdar iskelesini yanındaki kitap fuarını dolaştım. Bir Kitap aldım aşka dair, bir şiir kaseti imzalattım. Yazarlarla tanıştım. Kuşkonmaz Camiinin yanındaki küçük parkta Marmara denizinin derinliğinde kaybolmuş aşkları ararken, onu buldum aşkın vefasızlığında. Sevdanın ihanetinde. Yenilmişti aşka, vefasızlığa, hayatın anlamsızlığına. Yanıma geldi sarıldı boynuma eski arkadaşlığın samimi hasreti ile. Soramadım ne iş yaptığını çünkü gözlerimin önünde duruyordu bütün yıkılmışlığı ile. Harabeye dönmüş çıplaklığı ile. Konuştuk havadan sudan. Boğazdan gemiler geçti, denizde su bitti, mangalda kül. Kız kulesinin ayaklarına kapandı güneş. Ayrılık saati geldi. Kelimeler düğümlendi Boğazın dudaklarında. Eminönü’ne bir vapur kalktı Üsküdar iskelesinden. Bir yığın yalnız kalabalık. Son cesaretimi topladım ne iş yapıyorsun Süleyman? Emanet duran ceketinin cebinde bir Maltepe sigarası çıkarıp yaktı. Çekti aşk ateşi ile yanan ciğerlerine, üfledi Marmara’nın yüzüne.
- Sigara paramı çıkartmak için masa örtüsü satıyorum beş yüze.