Işık

isikKaranlık, her zaman, her an karanlık. Yusuf’un kuyusunda, Yakup’un yaşadığı karanlık. Gece de, gündüz de karanlık. Bütün renkler soyutlanmış, tek bir renk var siyah, siyah, siyah. Gece ile gündüz arasında hissedebildiği tek fark sesler. Sesler kesilince gece, sesler yükselince gündüzün olduğunu anlayabiliyor.

Karanlık olan dünya değildi aslında, güneşe açılamayan bir penceresi yoktu. Gözleri görmüyordu. Yoksul bir semte doğmuştu. Yokluk, fakirlik gölge misali onları takip ediyordu. Anne ve babası çocuklarının dünyaya gelmesine bir yandan sevinmişler, bir yandan da ona iyi bir hayatın beklemediğini düşünerek üzülmüşler. Saraylara hükümdar olsun, güzelliği dillere destan olsun diye adını Yusuf koymuşlar.

İki aylıkken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu doktora götürülmesi ihmal edilince gözlerini kaybetmiş. Ergenlik çağına girmesine rağmen hala göremiyor.

Genç bir delikanlı olmasına rağmen, ne aşkı hissedebiliyor, nede birisini sevebiliyor. Etrafında arkadaşlarının sevgililerinden bahsetmesi kendisini üzüyor.

Hayalinde siyah tuvaline siyah yüzlü sevgililer çizebiliyor ancak. Yıllardır içindeki karanlığa alışmış. Bu durumu kanıksamış. Biliyor ki sonuna kadar bu karanlık içinde kendisi ile beraber gidecek.

Güneş umutlarını Ahiret’e, sevgili umutlarını cennete saklıyor.

Annesinin seslenmesi ile beraber günün başladığını anladı Yusuf. Hayata yeniden her gün ki gibi devam edecekti. Yaşadığı evin, sokağın, şehrin haritasını beynine kodlamıştı. Dokunarak, duyarak kimseye ihtiyaç duymadan istediği yere gidebiliyordu.

Birkaç yıldır körler okuluna devam ediyordu. Orada okumayı ve yazmayı öğrenmişti. Öğle sonuna kadar okulda eğitim görüyor, kendisi gibi görme özürlü arkadaşları ile güzel vakitler geçiriyordu.

Okul çıkışında el tezgâhı ile şehrin arka sokaklarının kesiştiği caddenin başında sebze meyve satan babasının yanına gidiyor. Hem ona yardım ediyor hem de orada vakit geçiriyordu.

Kahvaltıdan sonra okulun yolunu tuttu. Görmese de sokakları, dükkânları biliyordu. Manavı, kasabı, fırını hepsinin yerini bilir. Seslerinden hepsinin sahiplerini tanırdı.

Okula vardığında her günkü gibi okul arkadaşları ile beraber derslerini yaptılar. Ders aralarından, hayattan, renklerden güzelliklerden bahsettiler. Gören insanların ne kadar şanslı olduklarını ama bunun farkında olmadıklarını söylediler. Hepsinin içinde gözlerinin bir gün mutlaka açılacağı umudu vardı.

Yusuf o gün bu isteğini içinde biraz daha hissetti. Gittiği doktorlar gözlerinin bir daha açılamayacağını söylemişlerdi. Bunu bilmesine rağmen “umudu” yüreğinin en derinliğinde hissediyordu.

Okuldan sonra çıkıp babasının çalıştığı sokağa doğru ilerledi. Havada iyice kararmıştı. Araçları seslerinden fark edebiliyordu.

Babasının tezgâhının da bulunduğu pazarın sokağına gelmişti. Babası yolun karşısında ki boş arsada ürünlerini satmak için çalışıyordu.

Yusuf yolu dinledi, gelen geçen araç yoktu. Adımını ileri doğru attı. Pazarcıların sesleri yükselmiş ellerindeki kalan malları bir an önce satma telaşında idiler.

Ayak sesleri, pazarcıların gürültüsünden araçların sesini fark edemedi.

Karşıya doğru adımını attı. Yolun ortasına gelmişti ki hızlı gelen genç bir sürücü Yusuf’a çarptı. Yusuf kanadına kurşun yemiş kuş gibi çırpınarak yolun kenarına savruldu.

Yusuf kendinden geçmişti. Ambulans geldi. Yusuf’u ambulansa bindirdiler. Babası da yanına bindi.

Babasının yüreği yanıyordu. Biryandan gözleri görmüyordu, birde sakat kalırsa ne olacak diyor bir yandan da oğlunun yaşaması için dua ediyordu.

Hastanede ameliyata aldılar. Ameliyattan sonra hastane odasına getirdiler. Hala kendinde değildi.

Odada babası başında bekliyordu. Saatler geçiyor, dakikalar geçiyor bir türlü kendine gelemiyordu. Nefes alışından yaşadığını bilmek bile babasını mutlu ediyordu. Sabaha kadar bildiği bütün duaları okumuştu.

Geceyi baygın geçiren Yusuf kendine gelmeye başlayınca güneş pencereden hastane odasının penceresinden içeri dalmıştı.

Başı ağrıyordu, vücudunun çeşitli yerlerinden ağrılar geliyordu. Hafiften hareket etti. Arkasından gözlerinin kapaklarını açtı. Etrafına bakında. Pencereden giren ışık göz bebeklerini rahatsız etti. Odayı inceledi. Işığı, renkleri, odayı ve başındaki sandalyede uyuklayan adama baktı biraz.

Eli ile başında uyuklayan adama dokundu.

- Abi sen kimsin? Niye başımda bekliyorsun, burada benim işim ne?

Yorgun bir o kadar uykusuz adam bir anda uykudan sıçradı. Oğlu kendine gelmişti, yaşıyordu ve görüyordu.

Oğluna sarıldı.

- Demek görüyorsun. Benim oğlun baban baban.

Çocuk vücudundaki acıya aldırmadan görebilmenin tadını çıkartıyordu.

Babası illerini açtı.

- Allah’ım ben oğlumu kaybettim diye üzülürken sen ona gözünü verdin. Sen her şeye kadirsin. Şükürler olsun sana. Şükürler olsun sana…

Hastane odasını renkler, şekiller, umutlar, dualar ve gözyaşı kuşattı. Yusuf görüyordu, Yusuf gülümsüyordu.

* ismi saklı bir gencin öyküsü, gerçek hayattan alınmıştır

Tags: , , , ,

Leave a Reply